Hadi size biraz Marina Lewycka'dan bahsedeyim. Marina Lewycka, 1946 yılında Almanya’da bir göçmen kampında doğmuş ve ailesiyle bir yaşındayken İngiltere’ye taşınmış Ukrayna kökenli bir yazar. O zamandan beri İngiltere’de yaşıyor ama anayurdunun sorunlarını da yakından takip ediyor. Ukraynalıların yakın dönemde Turuncu Devrim sonrası yaşadıklarını, İngiltere gibi gelişmiş bir ülke bağlantılı anlatan iki kitabı var Türkçede.
Biri Ukrayna Traktörlerinin Kısa Tarihi. Aslında orjinal adından çevirirsek Ukrayna Motorlarının Kısa Tarihi oluyor ismi, ki bu kitabın ruhuna daha uygun. Çünkü Ukrayna Traktörleri teriminin kitap hakkında olumsuz bir etki yaptığı kanısındayım, şimdi eğlenceli bir kitap okumaya niyetlensem böyle ismi olan bir kitaba elimi bile değdirmem. Ukrayna traktörleri mi? Mersi, almayayım. Halbuki Ukrayna motorları dediğinizde, dudağınızın muzipçe kıpırdadığını ben bile buradan görebiliyorum (Yayıncı! Duy sesimizi!) .. Evet, ismiyle bunca uğraştığımız kitap, yaşlı babalarının kendinden oldukça genç bir Ukraynalı kız ile evlenecek olmasını hazmedemeyen iki kız kardeşin hikayesi. Babaları, bunca yaştan ve eşinin ölümünün ardından yaşadığı yalnızlıktan (ve tabii bunda kızların da ilgisizliğinin payı var) sonra gencecik ve dünya güzeli bir kızın ona ilgi göstermesinin tadını sonuna kadar çıkarmaya kararlı. Kızlar ise bu dilberin babalarını kullandığı kanısında. Durmadan bunu anlatmaya çalıştıkları ve dertlerini düzgün anlatamadıkları babaları ise durumdan hiç şikayetçi değil! Çok şenlikli, pek eğlenceli bir kitap bu. Zaten yayınlandığında edebiyat çevrelerinde çok konuşulmuş ve mizah dalında bir çok ödül kazanmış bir kitap.
Yazarın Türkçe’deki ikinci kitabı da yeni çıktı sayılır: İki Karavan. Burada da Ukraynalılar var, ama sadece onlar değil, İngiltere’ye bir umut yeni hayatlar kurmaya gelen Doğu Avrupalılar ve Afrikalılar da. Kitap boyunca göçmen işçilerin İngiltere’de çilek toplayıcılığından başlayarak hangi simsarların elinde neler yaşadığının hikayeleri, kitap sonuna kadar pıtır pıtır tomurcuklanan bir aşk hikayesi ve dünyanın en sevimli köpeğinin yaramazlıkları eşliğinde anlatılıyor. Bazen gülerek, bazen de sinirlenerek okuyorsunuz bu insanların yaşadıklarını; arada politik ve sert saptamalar da var. Ben bu kitabı okurken fonda sürekli Bregoviç müzikleri duyduğumu sandım bir Balkan hikayesi olmamasına rağmen, hikayenin hem eğlenceli hem hüzünlü olmasından kaynaklanıyor sanırım. Bu kitaptan da güzel bir film uyarlaması yapılabilir. Tatil bavulunuza hiç değilse birini alın bence.
Meraklısına Not: Ukrayna Traktörlerinin Kısa Tarihi ile ilgili bir tanıtım yazısı için buraya, İki Karavan için yazılmış bir yazıya da buradan ulaşabilirsiniz.
Bilgi: Bu yazı neokudum.com sitesinde de yayınlanmıştır.
gaybubetinde cok kitap okudum
16 Haziran 2010 Çarşamba
15 Haziran 2010 Salı
nefis bir kitap paketi
Yeni çıkan kitaplar açısından yaz başlangıcını seviyorum. Bir de kitap fuarı arifelerini. Düzenli olarak kitap alan biri olarak gene de o dönemlerde alımlarımı biraz ertelerim, ertelerim ki sevdiğim bir yazarın sürpriz bir kitabı çıkıp da nasıl alacağımı kara kara düşünmeyeyim. Zaten yıllardır kitaplarımı hep internetten alıyorum, artık sahaf siteleri bile var, aradığınız her kitaba hemencecik ulaşabiliyorsunuz. Ama gene de geniş ve aydınlık bir kitapçıyı gezmenin tadını hiçbirşeye değişmem. İnternette çıktığından haberdar olduğum, çeşitli gazete veya haber sitelerinde eleştirilerini okuduğum kitaplara dokunmak bambaşka bir duygudur. Neyse efendim, yaz başındayız ve ben geçen hafta kendime öyle güzel bir paket yaptırdım ki, geldiğinde yanağımı dayayıp uyumak istedim. Hangisinden başlayacağıma karar veremedim ve sonunda en incesinden başladım :)



Meraklısına Not: Perec'in Türkçe'de son yayınlanan kitabı için lütfen burayı ve burayı tıklayın. Ahmet Ümit'le yapılmış İstanbul Hatırası üzerine yazılanlar için de; Selim İleri'nin yazısı için burayı (Selim İleri bu kitabın Ahmet Ümit'in en güzel kitabı olduğunu söylüyor), Erol Üyepazarcı'nın yazısı için burayı ve Sabah gazetesinde Tuluhan Tekelioğlu'nun yazdığı yazı için de burayı tıklayabilirsiniz. Bu arada kitap bazı internet sitelerinde hala yazarından imzalı olarak satılıyor, demedi demeyin.

En incesi Georges Perec'in "Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?" isimli uzun öyküsünü bir oturuşta bitirdim. Savaş karşıtı çok eğlenceli bir hikayecik bu. Perec'in ince zeka ve kelime oyunlarından kendi kendinize gülerek okuduğunuz kitap birdenbire bitiveriyor. Ben de geçtim ikinci kitaba.

İkinci kitap Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası. Bazen Uğur Yücel, bazen de Uğur Polat olarak gözümde canlandırdığım Komiser Nevzat'ın son macerası. Neredeyse 600 sayfa, ama anlatım o kadar akıcı ki nasıl ilerlediğinizi anlamıyorsunuz. Olay örgüsünde bazı boşluklar olsa da benim çok beğendiğim bir kitap oldu bu. İstanbul'umuzun kuruluşundan bugüne kadar, önemli imparator ve hükümdarları, onların yaptırdığı ve şimdi ayakta olan veya olmayan anlamlı yapılarıyla bir çeşit gezi rehberi gibiydi. Evet, Ayasofya'yı ve civarını yeniden gezme isteği uyandırdı bende bu kitap-ki fotografları da hemen aşağıda, tesadüf işte-. Zaten Ahmet Ümit'in kitabın sonuna koyduğu kaynakça tam bir İstanbul kitapları arşivi. 10 yıl araştırma yapmış yazar bunun için, doğrusu onu kıskandım. Yaz okumalarınıza mutlaka katmalısınız bu kitabı, İstanbul'u seven hiç kimse pişman olmayacak, hatta bilmediği çok şeyi de farketmeden bilgi dağarcığına katmış olacaktır.

Benim paketin üçüncü kitabı da Jean Christophe Grange'in son kitabıydı: Ölü Ruhlar Ormanı. Bu sefer Fransız bir kadın sorgu yargıcı, yamyam bir kat,ilin Paris'te işlediği cinayetlerin izini Güney Amerika'da Nikaragua ve Arjantin'de sürüyor. Paris'te işlenen cinayet detayları, türe alışık olanları bile bazen irkiltebilir, benden söylemesi. Güney Amerika'da geçen bölümler ise benim daha çok hoşuma gitti. Nikaragua ve Arjantin'in yakın geçmişleri ve bizim olaylarla bağlantıları başarıolıydı. Hem kadının giydiği markaların ikide bir sayılması (ucu sivri Jimmy Choo ayakkabılar, Calvin Klein kotlar vs vs. reklam mı almış nedir), hem de sonu biraz tırt geldi ama ne yapalım. Grange bu, adamımız. Arjantin'in balta girmemiş nemli ve yapış yapış ormanlarını öyle bir anlatmış ki, orada olmadığınıza dua edersiniz. Zaten bir süre oarada kalmış yazar, "bin kilometre civarda kimsenin olmadığını bilmek çok ürkütücü" diyor. Bence de! Siyah Kan ayarında değil, ama Grange sevenlerin seveceği bir kitap bu neticede :)
Meraklısına Not: Perec'in Türkçe'de son yayınlanan kitabı için lütfen burayı ve burayı tıklayın. Ahmet Ümit'le yapılmış İstanbul Hatırası üzerine yazılanlar için de; Selim İleri'nin yazısı için burayı (Selim İleri bu kitabın Ahmet Ümit'in en güzel kitabı olduğunu söylüyor), Erol Üyepazarcı'nın yazısı için burayı ve Sabah gazetesinde Tuluhan Tekelioğlu'nun yazdığı yazı için de burayı tıklayabilirsiniz. Bu arada kitap bazı internet sitelerinde hala yazarından imzalı olarak satılıyor, demedi demeyin.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
ayasofya fotoları-nihayet
Sonunda Ayasofya fotograflarımı eklemeyi başardım. İzindeyi. İzin harika başladı, sağolasın Trabzonspor :) Neyse konuyu dağıtmayalım, işte size benden Ayasofya kareleri.






Bu da Ayasofya'nın kedisi, iyi mi?
Yapıldığından beri bir çok efsane ve hikayeye konu olan Ayasofya ve gizemleri ile ayrıntılı bilgi için lütfen buraya ve buraya, "yok yahu daha resmi bir kaynak yok mu" diyenler için buraya lütfen.
Önce Ankara'ya gidiyorum, dönünce buradayız efendim. Selamlar sevgiler.






Bu da Ayasofya'nın kedisi, iyi mi?Yapıldığından beri bir çok efsane ve hikayeye konu olan Ayasofya ve gizemleri ile ayrıntılı bilgi için lütfen buraya ve buraya, "yok yahu daha resmi bir kaynak yok mu" diyenler için buraya lütfen.
Önce Ankara'ya gidiyorum, dönünce buradayız efendim. Selamlar sevgiler.
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Caique
Evdeki bilgisayarım "artık beni değiştir" diyor. Escape tuşu kırılmış, yeni farkettim. Neyse fazla kullandığımız bir tuş değil kendileri, biraz daha idare edeceğiz bakalım. Evdeki emektar devreden çıkınca geriye bir tek işyerindeki makina kalıyor. Onu da öğlen araları dışında pek kullanamıyorum, bu yüzden gene yazılar aksıyor maalesef. Birkaç gün önce fotografları yükleyeyim dedim, kameranın fişi buradakine uymadı. Bu teknik uyumsuzluklar beni öldürüyor. Tek derdimin domateslerimin ne zaman kızaracağı ya da akşam neyi nasıl pişireceğim olan bir hayatım olsun istiyorum. Haftaya izine çıkacağım, yani bu ruh hali belki bu yüzden de olabilir; geçer :)
Pazartesi günü bir kitap bitirdim, kitap beni bitirdi demek daha doğru. Dün akşam gene açıp ortasından bir yerden okumaya başladım, sanki yeni bir şeyle karşılaşıyormuşum gibi heyecanlandım. Mehmet Günsür, İçeriye Bakan Kim? . 2003 Sait Faik Öykü Ödülü sahibi. Sonraki yıl, daha 50 yaşında bile değilken bu hayattan göçmüş bir yazar. Ludmilla yazmıştı eçen gün, onun blogunda görüp meraklanmıştım, öyle tanıştım kitapla. Nasıl atlamışım bilmiyorum. İçinde yalnızlık demeden yalnızlığı, hüzün demeden hüznü anlatan; denizi, tekneleri, balıkları, kadınları, içkileri çok seven bir adam. Ne desem buruk. İşte şurada kitaptaki bir öyküsü var, buyurun okuyun, siz de bakın. Öykünün adı "Caique", yani kayık.
6 Mayıs 2010 Perşembe
bambara nire?
İnsanın kuyruğu da yoktur, yelesi de. Neresinden tutarsın onu? Ağzından çıkan sözden.Bambara Atasözü
227 Sayfa/Murathan Mungan
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Topkapı'dan Ruslar gitmiş, Japonlar gelmiş!
Tam Botero’nun dün Pera Müzesi’nde açılan sergisini düşünürken, Japon Sanatının 5 Bin Yılı isimli bir serginin de açıldığını okudum nette. 28 Mayıs'a kadar Topkapı Sarayı Has Odalarda olacakmış sergi. Yıllardır İstanbul’da yaşamama rağmen, şehrin hiç mi hiç hak etmediği halde ihmal ettiğim köşelerinden Topkapı Sarayı’na Nisan ayında 2 kez gittim. Has Odalarda Kremlin Hazineleri sergisi vardı, demek o bitince Japonlar gelmiş. Bu arada Kremlin Hazineleri sergisini gezmeye gidince öğrendiğim kadarıyla, Mayıs ayında da Kremlin Sarayı’nda bir Topkapı Sarayı Sergisi açılacakmış; Moskova’ya yolu düşeceklerin haberi olsun.
Topkapı Sarayı gerçekten keyifli bir mekan olmuş. Sarayın bahçesinde “Müzenin Kahvesi” açılmış bir kere. Saray bahçesindeki asırlık ağaçlara bakarken Türk kahvenizi yudumlayabilir, dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerle yanyana ayaklarınızı uzatıp güneşin tadını çıkarabilirsiniz. Gerçi kahve plastik bardakta ama olsun, orada olup da yüzyıllar öncesini düşlemek herşeye değer.
Sarayın bahçesine girerken 1, içinde de 2 tane Müze Dükkanı var. Bilkent’le DÖSİM birleşip Biltur isimli bir şirket kurmuşlar, dükkanların işletmesi onlarda. Bir çoğu sadece Müze dükkanı için üretilen, el yapımı son derece modern ve baştan çıkarıcı objeler, İstanbul ve Osmanlılar hakkında yayınlanmış Türkçe ve İngilizce bir sürü kitap, çiniler, takılar, çantalar, yastıklar, ikonalar, sabunlar, mumlar, eşarplar.. Tek eksikleri bence internetten satışının olmayışı. Orjinal bir hediye arayanların aklında olsun. Hele yurtdışında birilerine verilecekse benzersiz bir hediye alternatifi.
Demek ki Mayıs'ta gene Topkapı'ya uzanmak gerekiyor. Ne güzel. Size hemen şipşak bir gezi planı; Kadıköy'den gidilecekse mutlaka vapurla geçiş, tramvayla Sultanahmet'e çıkış, önce Ayasofya'ya giriş ve 20 yıl sonra sökülen iskelelerden sonra ortaya çıkan melekleri ziyaret, ardından Topkapı Sarayı'na yürürken gördüğünüz Padişah Türbeleri Müzesi'ne giriş, küçücük ve gözden kaçması muhtemel bu mekandan sonra Topkapı Sarayına yürüyüş, Aya İrini'yi geçtikten sonra yürüdüğünüz o güzel yolun sağ tarafında ilk Müze dükkanı var, dönüşte değil de girerken uğramanız daha iyi, ardından Saraya giriş, soluklanmak için Müze Kahvesi. Yanınızda bir kitap varsa, bahçede daha uzun zaman geçirebilirsiniz. Ama bana kalırsa Kutsal Emanetler ve Topkapı Sarayı Hazine Daireleri her zaman bir gezilmeyi hak ediyor. Ah, uğramışken benim için Kaşıkçı Elması'na da bir selam çakın.

Meraklısına Not: 1699 yılında İstanbul'da Eğrikapı çöplüğünde dolaşan bir baldırı çıplak taşı bulur ve bir kaşıkçıya satar. Kaşıkçı götürür, bu taşı bir kuyumcuya 10 akçeye satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca sus payı ister. Aralarında kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır. Fakat bu sefer de olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken, mesele Padişaha akseder. 4. Mehmet(Avcı Mehmet) bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayun'a getirtir ve elmastraşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 86 karatlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur. Kaşıkçı Elması'nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle elmas, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırmaktadır. Çoook güzeldir ve bakılmaya doyulmamaktadır.
Meraklısına 2. Not: TC vatandaşları için, yanınızda nüfus kağıdınız varsa iki dakikada çıkarılan ve 20 TL'ye malolan Müze Kart, size bir yıl boyunca tüm Türkiye'de Kültür Bakanlığı'na bağlı müzelere sınırsız ve ücretsiz giriş hakkı veriyor --bazı özel bölümler hariç. Topkapı'da Harem DAiresi ilave 15 TL karşılığı gezilebiliyor örneğin-- . Misal Ayasofya'nın giriş ücreti 20 TL, Topkapı 10 TL, İstanbul Arkeoloji 10 TL. Müze Kart aldığınız takdirde, giriş için sıra da beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Cüzdanımda gururla taşıyorum!
Meraklıya 3. Not: Kendi çektiğim fotografları ancak haftasonunda yükleyebileceğim, şimdilik idare edin :) Tüm bahçe lalelerle doluydu, şimdi nasıldır bilmem.
Topkapı Sarayı gerçekten keyifli bir mekan olmuş. Sarayın bahçesinde “Müzenin Kahvesi” açılmış bir kere. Saray bahçesindeki asırlık ağaçlara bakarken Türk kahvenizi yudumlayabilir, dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerle yanyana ayaklarınızı uzatıp güneşin tadını çıkarabilirsiniz. Gerçi kahve plastik bardakta ama olsun, orada olup da yüzyıllar öncesini düşlemek herşeye değer.
Sarayın bahçesine girerken 1, içinde de 2 tane Müze Dükkanı var. Bilkent’le DÖSİM birleşip Biltur isimli bir şirket kurmuşlar, dükkanların işletmesi onlarda. Bir çoğu sadece Müze dükkanı için üretilen, el yapımı son derece modern ve baştan çıkarıcı objeler, İstanbul ve Osmanlılar hakkında yayınlanmış Türkçe ve İngilizce bir sürü kitap, çiniler, takılar, çantalar, yastıklar, ikonalar, sabunlar, mumlar, eşarplar.. Tek eksikleri bence internetten satışının olmayışı. Orjinal bir hediye arayanların aklında olsun. Hele yurtdışında birilerine verilecekse benzersiz bir hediye alternatifi.
Demek ki Mayıs'ta gene Topkapı'ya uzanmak gerekiyor. Ne güzel. Size hemen şipşak bir gezi planı; Kadıköy'den gidilecekse mutlaka vapurla geçiş, tramvayla Sultanahmet'e çıkış, önce Ayasofya'ya giriş ve 20 yıl sonra sökülen iskelelerden sonra ortaya çıkan melekleri ziyaret, ardından Topkapı Sarayı'na yürürken gördüğünüz Padişah Türbeleri Müzesi'ne giriş, küçücük ve gözden kaçması muhtemel bu mekandan sonra Topkapı Sarayına yürüyüş, Aya İrini'yi geçtikten sonra yürüdüğünüz o güzel yolun sağ tarafında ilk Müze dükkanı var, dönüşte değil de girerken uğramanız daha iyi, ardından Saraya giriş, soluklanmak için Müze Kahvesi. Yanınızda bir kitap varsa, bahçede daha uzun zaman geçirebilirsiniz. Ama bana kalırsa Kutsal Emanetler ve Topkapı Sarayı Hazine Daireleri her zaman bir gezilmeyi hak ediyor. Ah, uğramışken benim için Kaşıkçı Elması'na da bir selam çakın.

Meraklısına Not: 1699 yılında İstanbul'da Eğrikapı çöplüğünde dolaşan bir baldırı çıplak taşı bulur ve bir kaşıkçıya satar. Kaşıkçı götürür, bu taşı bir kuyumcuya 10 akçeye satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca sus payı ister. Aralarında kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır. Fakat bu sefer de olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken, mesele Padişaha akseder. 4. Mehmet(Avcı Mehmet) bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayun'a getirtir ve elmastraşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 86 karatlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur. Kaşıkçı Elması'nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle elmas, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırmaktadır. Çoook güzeldir ve bakılmaya doyulmamaktadır.
Meraklısına 2. Not: TC vatandaşları için, yanınızda nüfus kağıdınız varsa iki dakikada çıkarılan ve 20 TL'ye malolan Müze Kart, size bir yıl boyunca tüm Türkiye'de Kültür Bakanlığı'na bağlı müzelere sınırsız ve ücretsiz giriş hakkı veriyor --bazı özel bölümler hariç. Topkapı'da Harem DAiresi ilave 15 TL karşılığı gezilebiliyor örneğin-- . Misal Ayasofya'nın giriş ücreti 20 TL, Topkapı 10 TL, İstanbul Arkeoloji 10 TL. Müze Kart aldığınız takdirde, giriş için sıra da beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Cüzdanımda gururla taşıyorum!
Meraklıya 3. Not: Kendi çektiğim fotografları ancak haftasonunda yükleyebileceğim, şimdilik idare edin :) Tüm bahçe lalelerle doluydu, şimdi nasıldır bilmem.
4 Mayıs 2010 Salı
telafi

Amaaaaan ne haftasonuydu! uzun zamandır bu kadar üstüste bu kadar uykusuz kalıp bunca eğlenmemiştim. önce bir sürpriz doğumgünü partisi, ki içinde sevgili eşimin çağırdığı tulum sanatçısı da var, horon bilmeyen insanların da kalkıp horon yapmaya çalışmaları da var, bol bol kahkaha ve neşe var. ardından haftasonu için İzmir'e gitmek var, İzmir'de canım arkadaşım Liz var, hafif rüzgarlı bir hava var ama güneşli, çok yemekler ve gülmekler var. pazar gecesi geri dönüşte de rötarlar var, uykusuzluk var, Sunexpress'e okumaklar var. dün, üstelik de ayın ilk günü, nasıl yorgundum. bir ara ekrana bakarken başım küt diye önüme düşüp horlayarak uyumaya başlayacağımı sandım. ama düşürmedim başımı! eve gider gitmez uyuyakaldım, o ayrı. hala mutluyum, önemli olan bu.
ben şimdi çok uzun ara verdim ya, ne kadar olmasa bir tutukluk oluşuyor insanda, hem bir mahcubiyet. bunca zaman o kadar çok şey oldu ki, yazmaya kalksam yazamam, kaldı ki siz okuyasınız. o yüzden yeri geldikçe ufak başlıklarla gideyim diyorum. hayatımdaki en büyük değişiklik evlenmiş olmam! Temmuz ayında size daha önce anlatmış olduğum lisedeki ilk aşkımla evlendik. bu evlilik ile beraber benim 12 yaşında çok yakışıklı bir de oğlum oldu. bir taşla iki kuş! çok şanslı hissediyorum kendimi.
Evlilikten sonraki ikinci en büyük değişiklik işyerimde oldu. aynı yerde çalışıyorum ama genel müdürlükten şubeye atandım. şubeciliği her zaman daha çok severim, üstelik evime çok yakın. hatta yürüyerek gidip geliyorum. İstanbul şartlarında inanılmaz bir lüksüm oldu yani anlayacağınız. yolda harcamadığım vakti kışın uyuyarak değerlendirdim. yaz gelince farklı değerlendirmek isityorum çünkü hayatımdan yol, vapurlar ve otobüsler çıkınca ben eski hızımda kitap okuyamaz oldum. bu durumdan rahatsızım açıkçası. zaten bir saat olan öğle tatilini de yemek mekanı açısından pek şanslı olmayan bir bölgede olduğumuz için işyerine yemek söyleyerek geçirdiğimizden, çantama hevesle attığım kitaplar benimle gezmekten başka bişey yapamıyorlar. geri kalıyor akşam eve gidince ve yatmadan önce'ler. akşam eve gidince tamam, bunu yapıyorum. ama yatmadan önce'ler bölümünde problem var. neyse, bulacağız bir çaresini. yaz geliyor, günler daha uzun ve aydınlık; sırf bu bile neşelenmeye yeter.
ben gene sonbahar-kış döneminde yaratıcılık seminerlerine katıldım, eski arkadaşlar hatırlar, İstanbul Oyuncak Müzesi'nde sevgili Akgün Akova önderliğinde. bu dönem biraz daha ileri giderek, projeler alarak sunumlar yaparak çok eğlenceli ve ufuk açıcı zamanlar geçirdik. Nisan sonu yaz tatiline girdik ama şimdi de maille yazı çalışmaları yapıyoruz. bomba bir projemiz var ama onu sonra anlatırım.
evet, kitap okuyamıyorum dedim ama diğer sanat faaliyetlerine devam ettim. Gerçi artık sezon sona erdi sayılır, mevsimidir. Süreyya'da en son Bahar Konseri'ni izledim. İstanbul Devlet Opera Orkestrasının Star Wars melodisiyle başladığı bu konser gerçekten çok eğlenceliydi. Tiyatroya gelince, Nisan sonunda Oyun Atölyesi'nde "7 Şekspır" müzikalini izledim. Tiyatroyu seven herkesin bu oyunu izlemesini çok isterim. Haluk Bilginer ve soykarılara bayılacaksınız! zaten şu Haluk beyin ne enerjisi var kardeşim, gözlerinde ateşler yanıyor! onu sahnede izlemek büyük bir şans ve zevk. bu sezonun bence en iyi oyunlarından biriydi, fırsatınız olursa kaçırmayın diyorum.
Bugün Pera Müzesinde Botero sergisi açılıyor! sanırım Temmuz'a kadar. 2007'de yine Türkiye'ye gelmişti Botero, yeni sergi haberini görünce anımsadım, sonra girip buraya baktım ki işte burada. gitmek, görmek gerek.
Şimdilik bu kadar. okuduklarımı da sonra anlatırım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)